Ankara Sokaklarında Rock’n Roll: Batu Akdeniz

Müzik bazen bir plağın kapağında, bazen yıllar sonra hiç beklemediğiniz bir anda aklınıza düşen bir şarkı sözünde, bazen de henüz tanımadığınız biriyle kurduğunuz ilk sohbetin içinde yaşamaya devam eder. Çünkü sevdiğimiz bir şarkıya yalnızca melodisiyle bağlanmayız; onu ilk dinlediğimiz zamana, bulunduğumuz şehre, yanımızdaki insanlara ve o günlerde olduğumuz kişiye de bağlanırız. Yıllar geçer, hayat değişir ama o şarkı yeniden çaldığında geçmişin belirli bir ânı bütün ayrıntılarıyla karşımıza çıkar.
Belki de bu nedenle bir müzisyeni anlatırken yalnızca kaç albüm yayımladığını, hangi şarkısının ne kadar dinlendiğini ya da hangi sahnelere çıktığını sıralamak bana hiçbir zaman yeterli gelmiyor. Asıl merak ettiğim, bütün bu üretimin arkasında nasıl bir insanın durduğu: Neden müzik yapıyor? Hangi seslerin peşinden gidiyor? Değişen müzik dünyasına, yaşadığı hayal kırıklıklarına ve önüne çıkan bütün zorluklara rağmen onu yıllar boyunca aynı yolda tutan şey ne?
Batu Akdeniz’in farklı dönemlerde verdiği röportajları, şarkılarını ve canlı performanslarını birlikte düşündüğümde bu soruların tamamı beni aynı kelimeye götürüyor: Israr.
Rock müziğin ana akımdaki görünürlüğünün azaldığı, dinleme alışkanlıklarının giderek hızlandığı bir dönemde Batu Akdeniz, kendi müzikal çizgisinden vazgeçmeden yoluna devam ediyor. Bir yandan klasik rock geleneğinden beslenirken diğer yandan kendi döneminin duygularını, ilişkilerini, hayal kırıklıklarını ve memleket hâllerini Türkçe sözlerle anlatıyor. Müziğinde zaman zaman 1970’lerin özgür ruhunu, zaman zaman 1990’ların alternatif rock sertliğini, bazen de Ankara’nın insanın içine ağır ağır işleyen gri havasını duyuyoruz.
Onun hikâyesi; Ankara’da başlayan, İngilizce şarkılarla dünyaya açılmaya çalışan, Türkçe sözlerle geniş bir dinleyici kitlesine ulaşan ve yıllar sonra New York’ta çocukluğundan beri dinlediği müzisyenlerden biriyle aynı stüdyoya giren uzun bir rock’n roll hikâyesi.
Bir Çocuk Korosundan Rock’n Roll’a
Batu Akdeniz’in müzikle ilişkisi gitarla başlamıyor. Henüz çocuk yaşlarda dedesinin aldığı küçük bir orgla reklam müziklerini kulaktan çıkarmaya çalışırken ailesinin dikkatini çekiyor. Ardından çocuk korosuna katılıyor ve altı yaşındayken sahneyle tanışıyor. 1999 yılında bir çocuk korosunun solisti olarak çıktığı o ilk sahne, yıllar sonra hayatının merkezine yerleşecek bir dünyanın da başlangıç noktası oluyor.
Çocukluk yıllarında çok sesli koro müziğiyle gelişen kulağı, lise döneminde gitarla tanışınca başka bir yöne evriliyor. Lise birinci sınıfta eline aldığı gitarı bir daha bırakmıyor. Rock müzikle asıl karşılaşması ise 2000 yılında televizyonda izlediği Bon Jovi’nin “It’s My Life” klibiyle gerçekleşiyor. Bazı şarkılar insanın hayatına yalnızca bir melodi bırakmaz; yönünü, merakını ve bundan sonra arayacağı sesi de belirler. “It’s My Life”, Batu Akdeniz için böyle bir şarkı oluyor.
Ardından Myles Kennedy, Chris Cornell, Paul Rodgers, Steve Perry, Scott Weiland ve James Walsh gibi vokalistleri dinleyerek yalnızca şarkıları değil, sesin nasıl kullanıldığını da incelediğini söylüyor. Koroda edindiği teknik altyapı ile rock vokalinin daha özgür, sert ve yer yer kırılgan söyleyişini bir araya getirmeye çalışıyor. Geniş ses aralığı ve kontrollü vokal kullanımının arkasında, çocuklukta başlayan eğitimin yanı sıra farklı vokalistlerin nefeslerini, vurgularını ve seslerindeki küçük kırılmaları yıllarca dikkatle dinleyen bir müzisyen bulunuyor.
Bütün bu etkilenmelere rağmen asıl arayışı bir başkasına benzemek değil. Çünkü müzikte etkilenmek kaçınılmaz olsa da kalıcı olmanın yolu, o etkilerin arasından kendi sesini bulabilmekten geçiyor.

İngilizce Kurulan İlk Büyük Rüya: Heavy Sky
Batu Akdeniz’in profesyonel müzik yolculuğunun ilk önemli durağı Heavy Sky oluyor. 2012 yılında Ankara’da kurulan grup, İngilizce sözlü hard rock müziğiyle yola çıkıyor. Heavy Sky, onun için genç yaşlarda kurulmuş bir rock grubundan fazlası; yıllardır zihninde büyüttüğü müzik hayalinin gerçeğe dönüşmüş hâli.
Grup iki yıl boyunca neredeyse bütünüyle ilk albümüne odaklanıyor. 1980’lerin hard rock anlayışından 2000’lerin alternatif rock sesine uzanan geniş bir alandan beslenen “Dreamer”, 2016 yılında yayımlanıyor. İngilizce şarkılardan oluşan albüm CD ve plak formatında dinleyiciyle buluşurken grubun parçaları İngiltere’deki bazı rock radyolarında da kendine yer buluyor.
“Dreamer”ın önemli tarafı yalnızca İngilizce söylenmiş olması değil. Ankara’da büyümüş, devlet okullarında eğitim almış ve İngilizceyi büyük ölçüde kendi çabasıyla öğrenmiş genç bir müzisyenin, hayranı olduğu İngiliz ve Amerikan rock geleneğine uzanma çabası bu albümde karşılık buluyor. Heavy Sky’ı ilk kez dinleyen bazı insanların grubun Türkiye’den çıktığına inanmaması da aslında yapılan işin hangi müzikal dünyaya yakın durduğunu gösteriyor.
Bu yıllarda yolu, YouTube üzerinden İngiliz gitarist Karl Golden ile kesişiyor. Golden’ın yayımladığı vokalist ilanına cevap vermesiyle başlayan tanışıklık, birlikte kaydedilen videolara ve Paris’te verilen bir konsere kadar uzanıyor. Çevrimiçi müzisyen iş birliklerinin bugünkü kadar sıradanlaşmadığı bir dönemde kurulan bu bağ, Batu Akdeniz’in müziğini Ankara’nın dışına taşıyan ilk önemli adımlardan biri oluyor.
Heavy Sky bir noktada yolculuğunu tamamlıyor ancak Batu Akdeniz’in müzikal kimliğinde kalıcı bir iz bırakıyor. Birlikte üretmenin, sahnede birbirinden güç alan müzisyenlerin ve ortak bir ses kurmanın ne anlama geldiğini bu dönemde öğreniyor. Solo kariyerinde de devam edecek grup ruhunun temelleri biraz bu yıllarda atılıyor.
Solo Kariyer
Yıllarca İngilizce şarkılar yazdıktan sonra Türkçe sözlere geçmek, dışarıdan bakıldığında yalnızca bir dil değişikliği gibi görülebilir. Oysa insanın ana dilinde şarkı yazması, saklanabileceği alanların azalması demektir. İngilizce bir cümlenin ardına gizlenebilen duygu, Türkçede dinleyiciyle çok daha doğrudan karşılaşır.
Batu Akdeniz, 2017 yılından itibaren Türkçe şarkılar yazmaya başladığında bu sorumluluğu hissediyor. Yazdığı şarkılar arasından seçilen beş parçayla hazırlanan “Hayat Böyle”, 2018 yılında ilk Türkçe solo çalışması olarak yayımlanıyor. Rock müziğin merkezde durduğu bu mini albümde farklı türlerden gelen dokunuşlar da duyuluyor. Akdeniz’in o dönem kendi müziğini tanımlamak için kullandığı “elektriklenmiş rock’n roll” ifadesi, albümün dünyasını oldukça iyi özetliyor.
“Hayat Böyle”, yeni bir solo kariyerin başlangıcı olmasının yanında sanatçının dinleyiciyle kurduğu ilişkinin de değiştiği bir eşik. Heavy Sky döneminde müziği seven fakat sözlerle aynı doğrudanlığı kuramayan kitlenin yerini, şarkılardaki her kelimeyi anlayan ve kendi hayatından parçalar bulan daha geniş bir dinleyici topluluğu alıyor.
Ardından gelen “Yanlış Biriyle Doğru Hikâye”, bu bağın ne kadar kuvvetli olabileceğini gösteriyor. Şarkının adı bile birçok insanın yaşadığı fakat adını tam olarak koyamadığı bir ilişki hâlini tarif ediyor. Bazen doğru olduğuna inandığımız duygular, yanlış insanların hayatında karşımıza çıkar. Hikâye güzeldir, his gerçektir ama kişiler birbirine ait değildir. Şarkının geniş bir karşılık bulmasının nedeni yalnızca melodisi veya düzenlemesi değil; dinleyicinin kendi geçmişinden bir cümleyi orada bulabilmesidir.
“Vuruldum” aşkın daha savaşçı ve yaralı tarafına bakarken, “Hareket Vakti” yeni başlangıçlara ve mücadele duygusuna yöneliyor. Bu şarkılar peş peşe dinlendiğinde, Batu Akdeniz’in şarkı adlarıyla bile bir hayat hikâyesi kurduğu hissine kapılıyoruz: Bazen hayatın böyle olduğunu kabul ediyor, bazen yanlış biriyle doğru bir hikâyenin içinde kalıyor, bazen vuruluyor, bazen de ayağa kalkıp hareket etmesi gerektiğini söylüyor.
Üç Dakikaya Sığmayan Bir Hikâye
Müzik dünyasında uzun süredir tekli yayıncılığı hâkim. Şarkılar hızla tüketiliyor, albümler çoğu zaman baştan sona dinlenmeden geçilip gidiliyor. Batu Akdeniz ise bu düzene tamamen teslim olmayan müzisyenlerden biri. Tekli yayımlamanın ticari ve iletişimsel avantajlarını kabul etse de albüm yapmayı geçmişten kalmış bir alışkanlık olarak görmüyor.
Çünkü bazı duygular üç ya da dört dakikada anlatılabilir; bazılarıysa birbirini tamamlayan şarkılara, farklı ruh hâllerine ve daha uzun bir yolculuğa ihtiyaç duyar.
2020 yılında yayımlanan “Yarın Yokmuş Gibi”, Batu Akdeniz’in müzikal alanını genişleten çalışmalardan biri oluyor. Akustik yorumlarıyla birlikte dinlendiğinde şarkıların yalnızca yüksek gitarlar, sert davullar ve büyük nakaratlar üzerine kurulmadığı görülüyor. Düzenlemeler sadeleştiğinde geriye güçlü melodiler ve anlatılarını taşıyabilen şarkı iskeletleri kalıyor.
2021 tarihli “Bir Kalbin Çöküşü” ise daha uzun bir anlatı kurma arzusunun en belirgin karşılığı. Pandemi koşulları nedeniyle kayıt süreci uzayan albüm, on şarkı boyunca yalnızca bir ilişkinin değil, insanın iç dünyasında ağır ağır dağılan birçok şeyin izini sürüyor. Sert gitarlarla daha yumuşak ve akustik anlar aynı bütünün içinde yer alıyor. Batu Akdeniz’in yüksek, genişleyen nakaratları ile daha içe dönük vokal anlatımı arasında kurulan karşıtlık, albümün duygusal gerilimini taşıyor.
“Ona Gitme”de duyduğumuz talkbox solosu da Yavuz Çetin’in gitar dünyasına uzaktan verilen bir selam gibi geliyor. Türkçe rock müziğinde sık karşılaşmadığımız bu efekt, Batu Akdeniz’in geçmişte sevdiği sesleri bugünün prodüksiyon anlayışıyla bir araya getirme isteğini gösteriyor. Onun müziği eski rock sesini birebir yeniden üretmeye çalışmıyor; o sesin ruhunu koruyarak bugüne taşımaya çalışıyor.

Aşk Şarkılarının Ötesinde
Batu Akdeniz’in en çok dinlenen şarkılarının önemli bir bölümü aşk, ayrılık ve ilişkiler etrafında şekilleniyor. “Eksik”, “Bir Sebebi Var”, “Unutmadım Bizi”, “Sevmişim Boşuna”, “Bi’ Kız Var” ve “Bitti Yalnızlığın” gibi parçalar onun romantik anlatıcı yönünü görünür kılıyor. Güçlü vokali, akılda kalıcı melodileri ve nakaratlarda giderek genişleyen düzenlemeleri de bu duyguların dinleyiciye doğrudan geçmesini sağlıyor.
Ancak Batu Akdeniz’i sadece aşk şarkıları üzerinden anlatmak, müzikal dünyasının önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur. Şarkılarında aşkın yanında mücadele, hayal kurma arzusu, adaletsizlik, öfke ve insanın kendisiyle giriştiği hesaplaşmalar da yer alıyor.
“Hareket Vakti” yeniden ayağa kalkma ve harekete geçme isteğini anlatıyor. “Katiller Cenazede”, yaşanan acıların ardından sergilenen toplumsal ikiyüzlülüğe yöneliyor. “Maskeler Düştü”, kendisine yabancılaşan birinin kaygılarıyla yüzleşmesini ve eski benliğini geride bırakmasını merkeze alıyor.
“Büyük Rüyalar Peşinde” ise büyük hedeflerin yalnızca insanı ileri götüren tarafına değil, onların beraberinde getirdiği huzursuzluğa ve ödenen bedellere de bakıyor. Anlatıcı, yandığı kadar yaktığını kabul ediyor; düştüğü yerden kalkarken kendi hırsıyla da yüzleşiyor. “Seni Yenicem Hayat” ise daha adından başlayarak insanın başına gelenlerle pazarlık etmeyi bırakıp hayata doğrudan meydan okuduğu bir noktaya geçişini anlatıyor.
Akdeniz’in yalnızca romantik bir müzisyen olarak anılmak istememesi de buradan geliyor. Aşk, insan hayatının en güçlü duygularından biri olabilir ama tek duygusu değildir. Öfke, umut, korku, adalet arayışı ve vazgeçmeme isteği de şarkıların konusu olabilir.
Bir müzisyenden geriye kalan şey de sadece en çok dinlenen parçaları değildir. Bazen geniş kitlelere ulaşmayan bir şarkı, tek bir insanın hayatındaki en önemli parçaya dönüşebilir. Batu Akdeniz’in kurmak istediği müzikal mirasın merkezinde bu düşünce bulunuyor: Her şarkı milyonlara ulaşmak zorunda değildir; bazılarının doğru zamanda doğru insana ulaşması yeterlidir.
Ankara’nın Sokaklarında
Batu Akdeniz’i Ankara’dan bağımsız düşünmek zor. Ankara onun büyüdüğü, ilk kez sahneye çıktığı, ilk grubunu kurduğu, şarkılarını kaydettiği, dostluklarını geliştirdiği ve müzisyen kimliğini oluşturduğu şehir.
Ankara’nın griliği, soğuğu, denizi olmayışı ve insanı içe çeken yapısı yıllardır şarkılara, şiirlere ve hikâyelere konu oluyor. Batu Akdeniz’in Ankara anlatısında da şehrin görece sakin ve içe dönük ritmi, uzun süre aynı müzisyenlerle çalışabilmeye ve kendi üretim alanını kurabilmeye imkân tanıyor. Şehir bazen insanı sıkıştırıyor ama o sıkışmışlık başka bir ifade alanı açıyor.
Batu Akdeniz’in Ankara’yla ilişkisi bu nedenle sadece duygusal bir bağlılıktan ibaret değil. Müziğinin mutfağı, dostları ve sahnedeki gücünü aldığı grup arkadaşları burada. İstanbul’da yaşadığı dönemlerde bile Ankara’yla kurduğu bağı tamamen geride bırakmamasının nedenlerinden biri de bu.
“Ankara’nın Sokaklarında”, bir aşkın bitişiyle şehrin yalnızlığını aynı hikâyenin içinde buluşturuyor. Ankara’da yaşanmış bir ilişkinin ardından sokaklar gidilip gelinen yollar olmaktan çıkıyor; sevilen insanın yokluğunu ve geride kalan hatıraları taşıyan bir hafızaya dönüşüyor. Şehir değişmiyor belki ama anlatıcının ona baktığı yer değişiyor. Aynı şehirde, hatta aynı evde kalmasına rağmen artık her şey kaybedilen ilişkinin izlerini taşıyor.
Bu şarkıdaki Ankara kartpostallık bir şehir değil. Ayrılığın ardından insanın geçmişe dönüp durduğu, sevdiğinin adını duyduğunda saatinin yeniden en başa sardığı bir şehir. Anlatıcıyı hatıraların içinde yalnız bırakırken o yalnızlıktan bir şarkı da çıkarıyor. “Sen de yanma sevgilim” sözü ise vedayı yalnızca kırgınlıkla değil, devam eden bir şefkatle tamamlıyor.
Solo Görünen Bir Grup Hikâyesi
Batu Akdeniz sahnede ve albüm kapaklarında solo bir sanatçı olarak görünse de üretim anlayışının merkezinde kolektif bir ruh bulunuyor. Birlikte çalıştığı müzisyenleri yalnızca kendisine eşlik eden insanlar olarak değerlendirmiyor; onları müziğin yönünü belirleyen, düzenlemelere fikir veren ve sahnedeki enerjiyi oluşturan yol arkadaşları olarak görüyor.
Kendi adıyla ilgili yaptığı tanımlama da bu yaklaşımı özetliyor. Gerçek adı Batuhan Akdeniz olsa da kendi ifadesiyle, grup arkadaşlarıyla birlikte çaldığında “Batu Akdeniz” ortaya çıkıyor.
Bu düşünce, solo müzik ile grup müziği arasındaki sınırı belirsizleştiriyor. Şarkının sözü ve bestesi bir kişiye ait olabilir fakat sahnede kazandığı beden, birlikte çalan insanların ortak enerjisinden oluşuyor. Batu Akdeniz’in konserlerinde gitar, bas, davul ve klavyeler vokalin arkasında duran bir fon işlevi görmüyor; her müzisyen şarkının hikâyesine kendi cümlesini ekliyor.
Belki de konserlerdeki güçlü grup hissinin nedeni bu. Sahnedeki insanlar yalnızca aynı şarkıları çalmıyor; aynı mücadeleyi, heyecanı ve müzik tutkusunu paylaşıyor.
Gerçek Batu’nun Olduğu Yer: Sahne
Bazı müzisyenler stüdyoda kusursuzluğu arar, bazılarıysa gerçek sesini sahnede bulur. Batu Akdeniz için ikinci durum geçerli. Altı yaşından beri sahnede olan bir müzisyen açısından konser vermek, kaydedilmiş şarkıları dinleyiciye yeniden sunmaktan daha fazlasını ifade ediyor.
Sahne, şarkıların yeniden keşfedildiği bir alan. Stüdyoda kaydedilen bir parça konser sırasında farklı bir düzenlemeye dönüşebiliyor; yıllardır çalınan bir şarkıda daha önce fark edilmeyen yeni bir kapı açılabiliyor. Bu nedenle Batu Akdeniz’in müziğini yalnızca kayıtlar üzerinden değerlendirmek eksik kalabilir. Güçlü vokali, gitarların canlı enerjisi ve grup arkadaşlarıyla kurduğu iletişim sahnede daha belirgin hâle geliyor.
Nakaratların doğrudanlığı ve grubun sahnedeki enerjisi, şarkıları ilk kez duyan dinleyiciyi bile performansın içine çekebiliyor. Fakat bu bağ yalnızca yüksek ses, büyük jestler veya ezberlenmiş konuşmalarla kurulmuyor. Sahnede samimiyet bir süreliğine taklit edilebilir ama kalıcı olarak üretilebilecek bir efekt değildir.
Batu Akdeniz’in dinleyicisiyle kurduğu ilişkinin gücü, sahnedeki sanatçı kimliğiyle günlük hayattaki kişiliği arasında büyük bir mesafe bırakmamasından geliyor. Şarkılarında kendinden bir şey bulan insanlara karşı taşıdığı sorumluluğu önemsiyor. Çünkü bir müzisyenin hayatına dokunduğu insanlar yalnızca dinlenme rakamlarından oluşmuyor. Bir konserde karşılaşılan genç bir gitarist yıllar sonra kendi grubunu kurabilir; bir şarkı, bir insanın en zor döneminde yanında kalabilir. Müziğin gerçek etkisi çoğu zaman istatistiklerin gösteremediği bu küçük hikâyelerde saklıdır.
Ankara’dan New York’a Uzanan Bir Şarkı
Batu Akdeniz’in müzikal yolculuğundaki en dikkat çekici hikâyelerden biri, Bad Company ve Free gruplarının davulcusu Simon Kirke ile yaptığı çalışmaya uzanıyor.
Akdeniz’in anlattığına göre hikâye, 2013 yılında Ankara’da verilen küçük bir konserle başlıyor. Batu Akdeniz ve arkadaşları sahnede Free’nin “Fire and Water” şarkısını çalarken performansın görüntüleri, Free ve Bad Company çevresiyle bağlantılı Lucy Piller’a ulaşıyor. O gün kurulan iletişim yıllar boyunca devam ediyor.
Pandemi döneminde gelen bir teklif, uzun zamandır dinlediği ve şarkılarını çaldığı Simon Kirke ile çalışma ihtimalini ortaya çıkarıyor. Ardından Batu Akdeniz kendisini 2024 yılında New York’ta, rock tarihinin önemli davulcularından biriyle aynı stüdyoda buluyor.
Üç gün boyunca birlikte müzik yapıyorlar, sevdikleri şarkıları çalıyor ve rock tarihinin içinden geçmiş bir müzisyenin hikâyelerini paylaşıyorlar. Bu iş birliğinin ilk ürünü “The Reason” oluyor.
Ankara’da büyümüş, İngilizceyi kendi imkânlarıyla öğrenmiş ve lise yıllarında Free şarkıları söylemiş bir müzisyenin, yıllar sonra Simon Kirke ile aynı kayıtta buluşması dışarıdan bakıldığında bir tesadüf gibi görülebilir. Fakat bu buluşmanın arkasında yirmi yılı aşan bir çalışma, yüzlerce konser, başarısızlıklar, bekleyişler ve vazgeçmeme iradesi bulunuyor.
Bazı hayaller gerçekleştiğinde yalnızca bugünkü hâlimizi sevindirmez; geçmişte o hayali kuran çocuğa da ulaşır. New York’taki stüdyoda en çok heyecanlanan kişi belki de yıllar önce gitarı ilk kez eline alan lise öğrencisi Batu’dur.

Popülerliğin Değil, İyi Müziğin Peşinde
Batu Akdeniz rock müziğe bağlılığını başka türleri dışlayarak kurmuyor. Röportajlarında da vurguladığı gibi onun için müzik dünyası katı tür sınırlarından çok, iyi ve kötü müzik ayrımı üzerinden şekilleniyor. Rock ekseninde üretim yaparken elektronik müzikten rape, soul müzikten popa kadar farklı alanlara kulak veriyor.
Bu açıklık, diskografisindeki çeşitliliği de anlaşılır kılıyor. Synthesizer kullanılan düzenlemeler, yaylılar, akustik gitarlar, sert gitar riffleri ve klasik rock soloları aynı müzikal bütünün içinde kendine yer bulabiliyor. Burada önemli olan farklı türlerle temas etmekten çok, bu temas sırasında şarkının duygusunu ve müziğin özünü kaybetmemek.
Bugüne Gelirken: Griye Çalan Bir Yüzleşme
Batu Akdeniz’in son dönem şarkılarında daha karanlık, daha içe dönük ve söz bakımından daha tavizsiz bir anlatım öne çıkıyor. Önceki çalışmalarındaki romantik taraf tamamen kaybolmuyor; ancak aşkın yanında yalnızlık, yabancılaşma, hayal kırıklığı, toplumsal huzursuzluk ve insanın kendi hayatıyla yaptığı hesaplaşmalar daha geniş bir yer kaplıyor.
“Bir Kuş Olsam”, betonların ve “beton suratların” arasında sıkışan insanın özgürleşme arzusunu anlatıyor. Şarkıdaki kuş imgesi, dünyayı değiştirmekten çok ona başka bir yerden bakabilme isteğini taşıyor. Yukarıdan bakıldığında her şey yolunda görünebilir; aşağıda ise savaşan, yalan söyleyen, el ele tutuşurken bile birbirinden uzaklaşan insanlar var.
“Madem”, geçmişe duyulan inancın yıkıldığı ve hayatın anlamının sorgulandığı daha ağır bir ruh hâline açılıyor. Bir zamanlar parıltılı görünen yarınlar geçmişte kalmış, eski kahramanlar ya gitmiş ya da tanınamayacak kadar değişmiştir. “Ne fark eder?” sorusu, umursamazlıktan çok derin bir yorgunluğun ifadesi hâline geliyor.
“Vazgeçmişim Her Şeyden” ise yokluktan gelmenin, erken büyümenin ve bütün direncine rağmen tükenme noktasına yaklaşmanın hikâyesini taşıyor. Anlatıcı hayatın karşısında eğilmediğini ve bükülmediğini söylerken, bir yandan da ne kadar uzun süredir mücadele ettiğini fark ediyor. Dağlara tırmanmakla geceleri tepelerde düşünmek arasındaki karşıtlık, dışarıdan güçlü görünen insanın içeride taşıdığı yorgunluğu görünür kılıyor.
Bu dönemdeki karanlık yalnızca gitarların sertleşmesinden kaynaklanmıyor. Yıllar içinde biriken hayal kırıklıklarının, yalnızlığın, toplumsal yabancılaşmanın ve insanın kendi kaderiyle giriştiği mücadelenin de şarkılara sızdığı hissediliyor.
Artık karşımızda ne yapmak istediğini bildiği kadar ne yapmak istemediğini de bilen bir müzisyen var. Popüler bir şarkının formülünü tekrar etmek yerine diskografisini farklı duygular ve anlatılarla genişletmeye çalışıyor. Çünkü yıllar sonra geriye dönüp baktığında benzer aşk hikâyelerinden oluşan bir katalog değil, hayatın farklı dönemlerine ve duygularına dokunan bir müzikal bütün görmek istiyor.
Bir müzikal miras bırakma düşüncesi, Batu Akdeniz’in son dönemini anlamak açısından önemli. Bu miras başarılı şarkılar, konserler ve uluslararası iş birlikleriyle sınırlı değil. Kendisinden sonra gitarı eline alacak bir çocuğa bırakılan cesaret de onun parçası. Ankara’dan çıkıp başka şehirlerde ve dünya sahnelerinde müzik yapabilmenin mümkün olduğunu göstermek, bazen yapılan müziğin kendisi kadar değerli olabilir.
Bir Rock’n Roll Hikâyesi Devam Ediyor
Hayat bazen yanlış biriyle yaşanmış doğru bir hikâye, bazen eksik kalmış bir sevgi, bazen de bir kalbin çöküşü oluyor. Batu Akdeniz’in şarkıları bütün bu kırılmaların içinden geçerken, her defasında yeniden ayağa kalkmanın başka bir yolunu arıyor. Belki de onun hikâyesini asıl anlamlı kılan, ulaştığı duraklardan çok, yaşadıklarını yeni şarkılara dönüştürme gücü. Ankara’nın sokaklarında başlayan bu anlatının nereye varacağını henüz bilmiyoruz; fakat söyleyecek sözünün bitmediğini duyabiliyoruz.