3345 Records

Anadolu Pop’un Doğuşu

Orange circular collage of a vintage Turkish rock band with the words 'ANADOLU POP/ROCK' in white at the center.

Bir ülke düşünün. Kulağı iki yöne birden açık. Bir yanda Batı’nın yeni, gürültülü sesi; öbür yanda Anadolu’nun asırlık türküsü. Yıllarca yan yana gelmiyorlar. Derken birileri çıkıyor, bağlamayı gitarın, darbukayı davulun yanına koyuyor ve bambaşka bir ses doğuyor. Adını da koyuyorlar: Anadolu Pop.

Her sesin bir hikâyesi, her hikâyenin de bir başlangıcı var. Bugün 1950’lerin gazino salonlarından bugünün Türk rock müziğine uzanan, yetmiş yılı geride bırakmış o serüvenin ilk durağına gidiyoruz. Çünkü bu ses bir günde doğmadı; radyolarda, gazinolarda, liselilerin balolarında yavaş yavaş ısındı. 60’larda bir yarışmayla patladı, 69’da da nihayet adını buldu.

İğneyi plağın en başına alalım.

Kulağımız İki Yöne Birden Açık

Önce şöyle bir 1950’lere bakalım.

1946’da kurulan Demokrat Parti, ana muhalefet partisi olarak meclise girdiğinde, tek parti döneminin Batı müziği merkezli politikalarını açıkça eleştirmeye başlamıştı. “Alafranga–alaturka” tartışmaları daha 1940’ların sonunda, 1950’lerin başında alevlenmişti. Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri devletin müzikte net bir tercihi vardı: yön Batı, çizgi çok sesli müzik. Türk Beşleri gibi besteciler türküleri alıp çok sesli hale getiriyor, radyodan halka adeta “alın, bunu dinleyin” deniyordu. Henüz televizyon yok; en hızlı haberleşme aracı radyoydu.

Ama kulak dediğin öyle kolay teslim olmuyor. İnsanların bir kısmı, özellikle kırsalda yaşayanlar, düğmeyi çevirip Arap radyolarını buluyordu. Yani halka “Batı’yı dinle” deniyordu ama kulağa usulca bir Doğu tınısı da sızıyordu — hem de kimsenin planlamadığı bir şekilde. İleride Arabesk’i doğuracak olan bu kıvılcımın kendine has bir hikâyesi var; ona ayrı bir yazıda döneceğiz. Bir diğer kesim ise Amerikan radyolarını dinliyordu. Batı’da popüler olan şarkıları yakalayıp onlar gibi söylemeye çalışıyor, taklidi ne kadar belli olmazsa kendini o kadar başarılı sayıyordu.

İşte daha en baştan kulağımız iki yöne birden açıktı. Bu detayı aklımızın bir kenarına yazalım, çünkü bütün hikâye aslında bu iki kültürün bir gün buluşmasının hikâyesi.

İthal Bir Ses: Caz, Plaklar ve Amerikan Askerleri

1950’lerin başında Marshall yardımları hız kazandı, Türkiye Kore’ye asker gönderdi ve NATO’ya üye oldu. Yüz artık Batı’ya, Amerika’ya dönmüştü. Büyük şehirlere Amerikan askerleri geliyor, eğlence hayatı da onlarla birlikte şekilleniyordu.

Demokrat Parti dönemi tam anlamıyla bir ithalatçı dönemdi ve aynı etki müzikte de kendini gösterdi. Amerikalı caz ustaları bu yıllarda İstanbul’da sık sık konser veriyor, büyük şehirlerdeki Amerikan askerleri yanlarında dinledikleri plakları getiriyordu. Gençler işte o plaklardan Elvis’i, Rock’n Roll’u keşfetti; kulağını onlarla biçimlendirdi.

Marshall ve NATO ekseninde artan ithalat, yaşam tarzı üzerinden büyüyen Amerikan etkisi, liman kentlerinde yayılan caz ve bar kültürü, Hollywood müziği… Bunların hepsi, 1960’larda doğacak Anadolu Pop’un altyapısını hazırlayan bir geçiş evresiydi. Henüz ortada “bizim” diyebileceğimiz bir pop yoktu; ama kıvılcımı tutuşturacak ne varsa artık her yerdeydi.

1955, Heybeliada: İlk Rock’n’Roll

Yıl 1955. Yer, Heybeliada, Deniz Harp Okulu. Bir grup genç, yurt dışından kaptıkları o yeni sesi, Rock’n Roll’u, kendi aralarında çalmaya başladı. Bir bakıma şanslıydılar: denizci oldukları için kolayca yurt dışına çıkıyor ya da gidenlerden o dönemin popüler plaklarını istiyorlardı. Böylece bu müzikten herkesten önce haberdar oldular.

İlk adları “Deniz Harp Okulu Orkestrası”ydı. Ama okul bu ismi kullanmalarına izin vermedi. Okul dışında da çalabilmek için şefleri Erkan Gürsal, dikkat çekici olsun diye Somer adını aldı; soyadını da o dönem kız arkadaşının soyadı Atasoy’dan esinlenerek Soyata’ya çevirdi. Grubun yeni adı böylece “Somer Soyata ve Arkadaşları” oldu. İçlerinde ileride askerî okuldan ayrılarak solo kariyer yapacak iki önemli isim de vardı: Durul Gence ve Erkut Taçkın.

14 Mart 1956’da, bir Askerî Tıbbiyeliler Balosu’nda ilk kez sahneye çıktılar ve tarihe şöyle geçtiler: gerçekten vokal yapıp Rock’n Roll çalan ilk Türk vokal grubu. Erkut Taçkın yıllar sonra “Türkiye’de ilk Rock’n Roll’u ben söyledim” diyecekti. Elvis daha dünyayı yeni sarsarken, biz de o sarsıntıyı neredeyse aynı anda hissetmiştik.

1957, Galatasaray Lisesi: İlk Rock Konseri ve Salondaki Çocuk

İki yıl sonra sahne başka bir gence geçti. 29 Aralık 1957, Galatasaray Lisesi. Sahnede on altı yaşında bir çocuk vardı: Erkin Koray. Aslında İstanbul Alman Lisesi’nde okuyordu, ama konseri Galatasaray’da verdi. Çoğu kaynak bunu Türkiye’nin ilk rock konseri sayar. Arkası çorap söküğü gibi geldi: bir ay içinde tüm İstanbul’da çalmaya başladı — çay bahçeleri, sinema salonları, lise konserleri… Gazeteler de hemen lakabı yapıştırdı: “Ye Ye Kralı.”

Bu konserin daha az bilinen, ama bir o kadar güzel bir yan hikâyesi var. O gün Galatasaray Lisesi’nin salonunda, ortaokul üçe giden bir çocuk daha vardı; Erkin Koray’ı dinliyordu. Adı Mehmet’ti. Sahnedeki gence baktı ve içinden geçirdi: “Bir gün ben de orada olacağım. Ve onlar gibi söyleyeceğim.”

O çocuk, geleceğin Barış Manço’suydu. Anlatılır ki ilk grubu Kafadarlar’ı 1958’de, işte o akşamın heyecanıyla kurdu.

O sırada müziğin daha bir adı bile yoktu. Kimi “Beat” diyordu, kimi Fransızcadan gelme “Ye-Ye.” Gençlerin ağzında Rock’n Roll, Beat, Ye-Ye hepsi birbirine karışmıştı; hatta bu konserlere “caz konseri” bile deniyordu. Bu yıllar bir tür öğrenme dönemiydi. Herkes çalıyor, herkes söylüyordu — ama hâlâ büyük ölçüde başkasının şarkılarıyla.

60’lar: Taklitten Özgün Yoruma

Sonra 60’lar geldi. Türkiye’de İkinci Cumhuriyet dönemi: daha özgür bir hava, yeni bir anayasa. 1950’lerde başlayan o Batı’ya özenme ve taklit etme hâli, 60’ların sonlarına doğru yerini kendi değerlerine, özgün yorumlara, türkülere ve âşıklar geleneğine bırakacaktı.

Temel hak ve özgürlüklerin yeni yeni konuşulduğu, üniversitedeki gençlerin örgütlendiği bir dönemdi bu — eylemlerde, grevlerde türkülerin söylendiği bir dönem. Müzikte çeşitlilik almış başını gidiyordu: bir yanda sahnede türküler ve âşıklar, diğer yanda Batı’nın ezgileri — caz, rock’n roll, cha cha, mambo… Hepsi neredeyse aynı anda Türkiye’ye doluşmuştu. Müzisyenler orkestralarını kuruyor, gazinolarda, gece kulüplerinde, sinema salonlarında çalmaya başlıyordu.

50’lerin ithalatçı politikası yerini “ithal ikameci” modele bırakmıştı. Yani dışarıdan hazır malı olduğu gibi almak yerine, o malı Türkiye’de üretiyordun; yerli üretimin desteklendiği bir dönemdi. Müzikte de tıpatıp aynısı oldu. Yabancı şarkıyı olduğu gibi ithal etmek yerine melodiyi alıp üstüne Türkçe söz yazıyordun. Bir tür şarkının yerli montajı. Bu fikri aklınızda tutun; az sonra adını da koyacağız.

Bu arada genç kuşak asıl cevheri başka yerde buldu. Barış Manço liseye geçince Galatasaraylı arkadaşlarıyla ikinci grubu Harmonileri kurdu; ilk konserini 1959 sonunda yine Galatasaray Lisesi’nde verdi. 1962–63’te Grafson’dan üç twist 45’liği çıkardı. En bilineni “Çıt Çıt Twist”ti; arka yüzündeki “Dream Girl” ise Manço’nun ilk bestesiydi. Bunlar, yerli bir sanatçının Batı tarzında kaydettiği ilk 45’liklerden sayılır.

Aynı sıralarda Robert Koleji’nde başka bir genç sahnedeydi: Cem Karaca. İngilizcesi çok iyiydi; biraz da arkadaşlarının zorlamasıyla sahneye çıkıyor, yabancı şarkıları birebir taklit ediyordu. Önce 1963’te Dinamitler’le, sonra 1964’te tam bir Elvis cover grubu olan Jaguarlar’la söyledi — özellikle Elvis söylerken resmen kendinden geçiyordu. 1964 tarihli Jaguarlar radyo kaydı, o “taklitten kendi sesini bulmaya” geçişin canlı belgesi gibidir.

Erkin Koray’a gelince — “Bir Eylül Akşamı” bestesi 1961–62’de cebinde hazırdı ama plağı ancak 1966’da çıkabildi. Besteler vardı, denemeler vardı, herkes bir şeyler kurcalıyordu. Ama soru hâlâ ortadaydı: kendi sözümüz, kendi bestemiz ne zaman gelecekti?

Aranjman: Melodi Yabancı, Söz Türkçe

Burada bir kelime öğrenmek gerekiyor: Aranjman. Aslında çok basit — melodi yabancı, söz Türkçe. Tanıdık geldi mi? Aynen; biraz önce bahsettiğimiz o “ithal ikameci yerli montaj” mantığı bu. Meşhur bir yabancı şarkıyı alıyor, üstüne Türkçe söz yazıyorsun. Aranjmanlar bir koldan Anadolu Pop’un temellerini oluştururken diğer koldan da o dönemdeki adıyla “Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği”ni yani bugün Türkçe Pop dediğimiz türü doğuracaktı. Onun hikâyesi de başlı başına ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Aranjmanların öncü ismi, Fransızca şarkılara Türkçe söz yazan Fecri Ebcioğlu’ydu. Hikâye şöyle: 1961’in sonlarına doğru Fecri Ebcioğlu “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”u yazdı ve İlham Gencer’e söyletti — hem de Gencer’in işlettiği “Çatı” adlı gece kulübünde. Dinleyenler o gece şarkıyı İlham Gencer’e beş altı kez tekrar söyletti. Şarkı 1961 sonbaharında Odeon’dan taş plak olarak basıldı. Ama ilginç bir şey oldu: beklenen o “artık Türkçe söyleyelim” heyecanı bir türlü görülmedi. Çünkü camia öyle bir İtalyanca, İspanyolca, İngilizce söylemeye alışmıştı ki, iş bir anda dönmedi. Yine de pek çok kişi Türk popunun resmî başlangıcı olarak burayı işaret eder. Ama melodi hâlâ ödünçtü. Soru hâlâ aynıydı: ya beste de bizim olsaydı?

“Little Lucy”: Kendi Bestemize Atılan İlk Adım

O sorunun ilk büyük cevabı yine 1961’de geldi: Erol Büyükburç. Ona “Yerli Elvis” diyorlardı. O da işe taklit ederek başlamış biriydi. Ama o yıl Odeon’un yöneticilerini zar zor ikna edip kendi bestesini bastırdı: “Little Lucy.”

Dikkat: “Little Lucy”nin sözleri İngilizceydi, ama beste tamamen yerliydi; bir Türk’ün kaleminden çıkmıştı. Plak üç binin üzerinde sattı, listelerde aranjmanların önüne geçti. Radyodan çalınca gençler coştu, müzisyenler “demek oluyormuş” diye cesaret buldu. Ödünç melodiden kendi bestemize geçişin ilk büyük adımı böyle atıldı. Büyükburç da sonraki yıllarda önce halk türkülerine, ardından tamamen pop müziğe yöneldi.

Dönüm Noktası: “Burçak Tarlası”

Ve işte asıl dönüm noktası: Tülay German ve “Burçak Tarlası.”

Erdem Buri’nin ikna etmesiyle Ruhi Su’dan ders alan Tülay German, bu Anadolu türküsünü bu kez Batılı bir düzenlemeyle, modern bir yorumla okudu. Bu şarkıyla, içinde Erol Büyükburç ve Tanju Okan gibi isimlerin de olduğu Milli Orkestra’yla birlikte 1964’te Balkan Melodileri Festivali’ne katıldı. Şarkı büyük ilgi gördü; hemen ardından plak basıldı.

Peki neden bu kadar önemli? Çünkü pek çok müzik tarihçisi için Anadolu Pop’un “ilk cümlesi” tam olarak budur: bir türkünün Batılı düzenlemeyle plağa girdiği görünür ilk örneklerden biri.

“Burçak Tarlası”nın ünü bütün memleketi sarınca, bugünün tabiriyle, Türkçe söylemek birden “trend” oldu. O güne kadar zorlanan iş, bir anda herkesin istediği şey hâline geldi.

Aynı yolda yürüyen bir öncü daha vardı: “Kara Tren.” O da anonim bir türküydü. Ama Doruk Onatkut onu ça-ça ritmiyle, Batılı bir düzenlemeyle yeniden kurdu; sesini de Alpay verdi. Kayıt 1962’de yapıldı ve radyodan Alpay’ın adıyla duyuruldu. Küçük bir not: Onatkut’un orkestrası, “Burçak Tarlası” kayıtlarında çalan ekiple aynıydı. Yani 60’ların başında iki ayrı koldan aynı şey söyleniyordu — bir türkü, modern sazlarla yeniden doğabilirdi.

Türkçe Söylemenin Üç Yolu

“Burçak Tarlası”yla Türkçe söylemek moda olmuştu. Peki Türkçe söylemenin kaç yolu vardı? Aslında tam üç yol.

Birincisi, yabancı şarkının üstüne Türkçe söz yazmaktı; yani aranjman. İkincisi, bir türküyü alıp düzenlemekti — tıpkı “Burçak Tarlası” ve “Kara Tren”deki gibi. Üçüncüsü ise zor olanıydı: hiç yoktan, yepyeni bir beste ve yeni bir söz çıkarmak.

O yıllarda her üç yolu da deneyen vardı. Ama ilk ikisi kolaydı; üçüncüsü cesaret istiyordu.

Altın Mikrofon: Yaratıcılığı Şart Koşan Yarışma

1964’ün sonlarına doğru her şey değişti. Hürriyet gazetesi, “Altın Mikrofon” müzik yarışmasını düzenleyeceğini açıkladı ve işin rengi tamamen değişti. Çünkü Altın Mikrofon sıradan bir yarışma değildi: bizim ezgilerle, bizim sözlerimizle üretmeyi şart koşuyordu. Açıkça yaratıcılığı dayatan ulusal bir yarışmaydı.

1965–68 arasında yapılan Altın Mikrofon’a kimler katıldı derseniz? Erkin Koray ve Dörtlüsü, Cem Karaca ve Apaşlar, Moğollar, Mavi Işıklar, Yıldırım Gürses, Haramiler, Silüetler, Kent Yedilisi, Ferdi Özbeğen, Sis Beşlisi, İlham Gencer, Rana Alagöz, Selçuk Alagöz, Cahit Oben, hatta Türkiye Petrolleri Batman Orkestrası… Onlarca önemli ismin ilk profesyonel kayıtları işte bu plaklarda.

Altın Mikrofon yalnızca bir sahne yarışması değil, aynı zamanda bir turne yarışmasıydı. Finalistler Anadolu’yu şehir şehir geziyor, halkın oyuyla yarışıyordu. Robert Koleji’nin, Alman Lisesi’nin o şehirli gençleri kalkıp Adana’yı, Diyarbakır’ı, Urfa’yı dolaşıyor, kendi memleketini, kendi ezgisini ilk kez bu kadar yakından tanıyordu. Belki de türküye dönüşün asıl sırrı bu turnelerde gizliydi.

Orijinal seri 68’de bitti. Sonra 1972’de Edip Akbayram’ın, 1979’da da Ünol Büyükgönenç’in kazandığı yarışmalar birer kez daha denendi ama eski etkisini göremediği için devamı gelmedi.

Bir de şu var: birincileri bir kenara yazalım ama esas tarihi çoğu zaman ikinciler, üçüncüler, hatta dördüncüler yazdı. Cem Karaca, Moğollar, Erkin Koray… Hepsi bu sahneden çıktı.

Dört İsim, Dört Yol

Anadolu Pop’a dört farklı koldan bakmak istedim. Bu dönemin tüm isimlerini tek bir yazıda anmak zor; Fikret Kızılok, Hümeyra, Mazhar ve Fuat, Selda Bağcan gibi isimlerin yolculuklarına ileride ayrı ayrı döneceğiz. Şimdi, her biri ayrı bir patikadan yürüyecek o dört isme odaklanalım.

Erkin Koray — Gitarın Yolu

1957’deki o Galatasaray konseriyle sahneye çıkan, Alman Lisesi’nin gitar tutkunu genç. İlk Türkçe bestesi “Bir Eylül Akşamı”nı 1961’de yaptı, plak 1966’da çıktı. İlk Türkçe düzenleme denemesi 1962’deydi — “Ceviz Oynamaya Geldim Odana”; plak yapmasa da sahnede seslendirdiğini söyler. Saf Rock’n Roll’la başladı; sonra folku, klasik Türk müziğini, Doğu’nun tınılarını gitara kattı, bağlamayı elektroya bağladı. Türkiye’de Psikedelik Rock’ın ve Doğu–Batı çizgisinin kurucularından biridir. 1968’de “Çiçek Dağı” düzenlemesiyle Altın Mikrofon’da dördüncü oldu. 1969’da Yeraltı Dörtlüsü’nü kurdu — hatta o dönem grup arkadaşlarıyla aynı evi paylaşıyordu. Bu grupla ilk 45’liği “Sana Bir Şeyler Olmuş / Seni Her Gördüğümde”ydi.

Cem Karaca — Türkçe Sözün ve Tiyatral Yorumun Yolu

Robert Koleji’nde Dinamitler ve Jaguarlar’la Elvis söyleyen genç. 1965’te Altın Mikrofon’a katıldı ama ilk ona giremeden elendi. Dönüm noktası 1967’deydi: askerden döndü artık kendi müziğini yapmak istiyordu ve ilk Türkçe sözlü grubu Apaşlar’a katıldı. Aynı yıl Altın Mikrofon’da, Erzurumlu Emrah’ın şiirinden yola çıkarak “Emrah” düzenlemesiyle ikinci oldu. Türkçe Rock’ın kurucu seslerinden biri böyle doğdu. Sonra peş peşe o ezbere bildiğimiz 45’likler geldi: 1967’de “Suya Giden Allı Gelin”; 1968’de “İstanbul’u Dinliyorum,” “Resimdeki Gözyaşları,” “Oy Babo”; 1969’da “Ayrılık Günümüz,” “Bu Son Olsun.” Dönemin en üretken ismiydi. İleride Kardaşlar, Moğollar ve Dervişan’la birlikte toplumsal, protest bir sesin temsilcisi olacaktı.

Barış Manço — Türkünün ve Deyimlerin Yolu

Galatasaray salonundaki o küçük çocuk. Kafadarlar, Harmoniler, twist plakları ve yurt dışı deneyimlerinin ardından 1968’de Kaygısızlar’la “Bebek” adlı halk düzenlemesini seslendirdi. Beat ve rock temelini folkla, zaman zaman klasik Türk müziğiyle harmanlayıp kendi geniş çizgisini kurdu. 1970’lerde “Dağlar Dağlar” 45’liğiyle döneminin en tanınan yüzlerinden biri olacaktı — ama o bir sonraki yazının konusu.

Moğollar — Özgün Bestenin Yolu

1967’de İstanbul’da kuruldu; kurucular arasında Murat Ses, Aziz Azmet, Cahit Berkay gibi önemli isimler vardı. İlk 45’likleri “Artık Çok Geç” 1968 Şubat’ında çıktı; aynı yıl Altın Mikrofon’da “Ilgaz”la üçüncü oldular. Yaptıkları iş çok özeldi: bağlamayı gitar gibi, orgu zurna gibi konuşturan bir harman kuruyorlardı. Anadolu Pop’a yaylı tamburu ve kabak kemaneyi kazandıran grup oldular.

Ama asıl kanıt 1970’te geldi — “Dağ ve Çocuk” 45’liği. Bu plaktaki iki parça da düzenleme değil, baştan sona özgün besteydi; üstelik yerli ezgilerden ve ritimlerden besleniyordu. “Dağ ve Çocuk,” bestelenmiş ilk Anadolu Pop hiti olarak anılır. Moğollar şunu ispatlamıştı: bu iş yalnızca türkü düzenlemekten ibaret değildi — bestenin kendisi de bizden olabilirdi.

Ve Sonunda Bir İsim

Dört isim, dört yol. Ama hepsi aynı yere bakıyordu. Biri gitarı getirdi, biri Türkçe sözü, biri türküyü, biri de özgün besteyi. Geriye tek bir şey kalmıştı: bu sese bir isim koymak.

O isim de bu kuşağın içinden çıktı. “Anadolu Pop” terimini ilk kez telaffuz eden, Moğollar’ın efsane ismi Taner Öngür oldu; yaygın kabul gören tarih 1969. Verdiği bir röportajda, konserlerinde beat’le başlayıp Anadolu Pop’a evrilen bir hat çizdiklerini anlatır. Doğrusu, bu isimden önce de sonra da aynı müzik için başka şeyler söylendi. Ama akılda kalan, kalıcı olan ad bu oldu: Anadolu Pop.

1950’lerin gazino salonlarından, Amerikan askerinin getirdiği plaklardan başlayan yol; Somer Soyata’dan, Erkin Koray’ın o ilk konserinden, aranjmanlardan, “Little Lucy”den, “Burçak Tarlası”ndan, Silüetlerden, Mavi Işıklardan, Altın Mikrofon turnelerinden geçti ve sonunda kendi adını buldu.

Bundan sonrası ise 1970’lerin hikâyesi: Moğollar Paris’te ödül alacak, Cem Karaca sahneyi yıkacak, Barış Manço “Dağlar Dağlar”la efsaneleşecek, Erkin Koray yurt dışında yeni arayışlara geçecek.

Five men standing together as a retro rock band, two with acoustic guitars, wearing 1970s-style clothes and mustaches.
author-avatar

Hakkında Efe Karanfiloğlu

Efe Karanfiloğlu – Kısa Özgeçmiş -1991, Şanlıurfa doğumlu Efe Karanfiloğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü’nden lisans derecesine sahiptir. 2015 yılından bu yana müzik, kültür ve teknolojiyi bir araya getiren girişimler geliştiren Efe Karanfiloğlu, bağımsız müzik sahnesine alan açmayı hedefleyen 3345 Records’un kurucusudur. Plak, kaset ve diğer fiziksel formatlar üzerinden müzik kültürünün korunması ve yeni kuşaklara aktarılması odağında çalışmalar yürütmektedir. Ayrıca Felsefe Kültür Sanat Derneği’nin Yönetim Kurulu üyesi olarak kültürel ve düşünsel üretim alanlarında görev almakta, müziği yalnızca bir tüketim ürünü değil, ortak bir hafıza ve paylaşım alanı olarak gören bir bakış açısıyla girişimcilik faaliyetlerini sürdürmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir