Bir İsimden Taşanlar: Gülinler

Bir İsimden Taşanlar: Gülin(ler)
Bazı sanatçılar için tek isim, eksik bir isimdir. Çünkü ortaya koydukları her yeni iş, önceki kimliklerini ortadan kaldırmak yerine onlara yeni bir katman ekler. Gülin Kılıçay söz konusu olduğunda ise bu durum isimlerine kadar uzanıyor: Tiyatrodan resme, sahne müziklerinden performansa uzanan çalışmalarının ardında Gülin Kılıçay; Büyük Ev Ablukada sahnesinde Galvaniz Gelbiraz; solo kariyerinde ise Gülinler var. Bu isimlerden hiçbiri diğerinin yerine geçmiyor. Her biri, aynı sanatçının başka bir üretim alanında aldığı biçimi temsil ediyor. Bu üç isimden biri, solo proje söz konusu olduğunda özel bir ağırlık kazanıyor: Gülinler. Belki de bu proje için en doğru isim buydu. Çünkü karşımızda tek bir müzik türüne, tek bir sahne anlayışına ve hatta tek bir sanat disiplinine sığmayan biri var. Ama sonuna bir “-ler” ekleyin, çoğul yapın — birden o isim tek bir insanı değil, o insanın içinde taşıdığı bütün hâlleri anlatmaya başlar.
Oyunculuk eğitimi alıyor, tiyatro sahnesinde yıllar geçiriyor, şarkılar yazıyor, resimler çiziyor, oyunlar için müzik besteliyor, dans ediyor, program hazırlayıp sunuyor. Bütün bunları birbirinden bağımsız uğraşlar gibi değil, birbiriyle sürekli konuşan çalışma biçimleri olarak sürdürüyor. İleride göreceğimiz gibi, bir şarkının söz yazarı kutusunda bazen Gülin Kılıçay, bazen Galvaniz Gelbiraz yazıyor; sahnede söylenen bir cümle yıllar sonra Gülinler repertuvarında karşımıza çıkabiliyor. Şimdi bu üç ismin nasıl birbirinden doğduğunu, en baştan, anlatalım.
Bir Fare Rolüyle Başlayan Sahne Tutkusu
Gülin Kılıçay’ın sahneyle ilişkisi, profesyonel hayatından çok önce başlıyor. Çocukluğunda başladığı piyano derslerinin ardından, annesinin dördüncü yaş günü hediyesi olarak gönderdiği bale kursunda yaklaşık yedi yıl eğitim alıyor. Henüz küçük bir çocukken AKM’de sahnelenen “Fındıkkıran Balesi”nde fare rolüyle seyirci karşısına çıkıyor. O ilk sahne deneyiminden itibaren hayatının bir şekilde sahnede geçeceğini hissediyor.
Bir sanatçının yıllar sonra izleyiciyle kurduğu dünyayı anlamak için bazen o ilk karşılaşmaya dönmek gerekir. Çünkü bale, Gülin Kılıçay’a yalnızca dans etmeyi değil; müziği bedenle takip etmeyi, hareketin ritmini ve sahnede durmanın disiplinini de öğretiyor. Daha sonra Büyük Ev Ablukada ve Gülinler konserlerinde gördüğümüz beden kullanımı, mimikler, ani hareketler ve şarkının duygusuna göre değişen sahne tavrı, biraz da çocuk yaşta başlayan bu eğitimin izlerini taşıyor.
Bu eğitimin üzerine inşa ettiği alan ise tiyatro oluyor. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Ana Sanat Dalı Oyunculuk Bölümünden 2003 yılında mezun oluyor. 2005’te Semaver Kumpanya’ya katılıyor ve burada yaklaşık yedi sezon boyunca oyunculuk yaparken Işıl Kasapoğlu’nun asistanlığını da üstleniyor — bu asistanlığın izlerinden biri “Fırtına”da yönetmen yardımcılığı olarak karşımıza çıkıyor. Adel Hakim’in “İnfazcı No:14” adlı oyununu ise Işıl Kasapoğlu ile birlikte yönetiyor.
Bu yıllar, Gülin Kılıçay’ın yalnızca oyuncu olarak değil, sahnenin bütününü düşünen bir sanatçı olarak yetiştiği dönem. Işık, kostüm, hareket, metin, ses ve seyirciyle kurulan ilişkinin birbirinden ayrı olmadığını burada deneyimliyor. Müzik sahnesine geçtiğinde şarkıyı yalnızca söylemekle yetinmemesi, büyük ölçüde bu yıllarda şekilleniyor.
Çünkü onun için sahne, şarkıcı ile dinleyicinin karşı karşıya geldiği boş bir alan değil. İçinde küçük hikâyelerin, karakterlerin, renklerin ve beklenmedik hareketlerin yaşadığı bir dünya.

Arka Vokalden Edebiyat Departmanına
Gülin Kılıçay’ın Büyük Ev Ablukada’yla ilişkisi, gruba katılmadan önce onu dinleyerek başlıyor. 2008 yılında Bartu Küçükçağlayan ve Cem Yılmazer’in kurduğu topluluğun ilk yıllarında bu dünyaya dahil oluyor; ama katılımı bir anda merkeze yerleşme biçiminde olmuyor.
Kendi anlatımına göre o dönemde şarkıları sahneye çıkmadan, kulisten söylemeyi bile düşünüyor; kendisini sabote etme konusunda oldukça başarılı olduğunu ironik biçimde kabul ediyor. Bu çekingenlik ilk yıllarda onu doğal olarak arka vokale yakın bir konuma yerleştiriyor — sahnede var, ama önde değil.
Zaman geçtikçe bu denge yavaş yavaş değişiyor. Sesi önce bazı şarkılarda ana vokale, ardından grubun iç işleyişinde büsbütün ayrı bir role dönüşüyor: söz yazarlığına. Büyük Ev Ablukada’da şarkı sözlerinin büyük kısmı, Bartu Küçükçağlayan ile Kılıçay’ın kendi aralarında “edebiyat departmanı” dedikleri bir mekanizmada şekilleniyor; ikisi çoğu zaman ayrı ayrı yazıyor, sonra birbirinin sözlerine müdahale ediyor — biri bir dizeyi beğenmediğinde diğerine söylüyor, bazen söz değişiyor, bazen de ısrarla olduğu gibi kalıyor.
Kulisten söylemeyi düşünen o ses, böylece grubun “edebiyat departmanı”nın yarısı hâline geliyor. İlk büyük katkısı ise bir sahne anı değil, bir albüm kaydı oluyor.
Çıldırmicam’dan Karargâh’a
İlk bestesi, grubun ilk albümü “Full Faça”da (2012) yer alan “Çıldırmicam.” Kendi anlatısına göre şarkı neredeyse birden çıkıyor: bir akşam bir şeylerin eksik olduğunu hissedip eline gitarı alıyor, şarkı birkaç dakika içinde tamamlanmış oluyor.
Beş yıl sonra, ikinci albüm “Fırtınayt”ta (2017) bu katkı büyüyor: “Boşluk” ve “İhtimallerin Heyecanına Üzülüyorum” şarkılarının söz ve müziği ona ait. Grubun en sevilen parçaları arasına giren bu iki şarkı, sesinin artık grup içinde bağımsız bir imza olduğunu gösteriyor.
Grubun üçüncü albümü “Defansif Dizayn”, eleştirmenlerce de grubun olgunluk çalışması olarak anılıyor — ve bu olgunluk Gülin Kılıçay’ın katkısında da kendini gösteriyor. Söz ve müziği tamamen kendisine ait olan “Karargâh,” albümün en karanlık ve en çok konuşulan parçalarından biri oluyor; “Oh Be” ve “Pazartesi” ise Bartu Küçükçağlayan’la birlikte kaleme aldığı şarkılar olarak repertuvara giriyor.
Bu arada canlı sahnede kendi bestesi olan “Dinazorlar,” hiçbir stüdyo albümünde yer almadığı hâlde zamanla dinleyicinin ezbere bildiği, konserlerde en çok istenen parçalardan birine dönüşüyor. Bir grup şarkısından çok Galvaniz Gelbiraz’ın kendi sesiyle taşıdığı bir şarkı gibi anılması boşuna değil — çünkü tam da bu şarkıyla, henüz adı konmamış bir sonraki adımın, “Gülinler” adını taşıyacak solo kariyerin ilk tohumları atılmış oluyor.
Her An Her Şey Olabilir
Gülin Kılıçay’ın tiyatro ile müzik arasındaki sınırları en açık biçimde ortadan kaldırdığı projelerden biri, 2013 yılında Öyküm Elif Erdoğan ve Mihran Tomasyan’la birlikte oluşturduğu HerAnHerŞeyOlabilir oluyor.
Proje, klasik anlamda bir müzik grubu veya tiyatro oyunu olarak tanımlanamıyor; kendi duyurularında bile “analog klipli konser” ifadesini kullanıyorlar. Sahne, alışılmış bir konser düzeninden çok, birbiri ardına gelen görsel sahnelerden oluşuyor: değişen dekorlar, süslemeler, kurgulanmış küçük tablolar — sanki bir klip, canlı ve “analog” biçimde, o anda sahnede çekiliyormuş gibi. Şarkılar, hareket, dans ve sohbet bu sahnelerin içinde birbirine karışıyor. Bazı kaynaklarda daha sonraki biçimiyle bir ikili olarak anılsa da ilk döneminde Mihran Tomasyan da yaratıcı ekibin parçası olarak yer alıyor.
Projenin adı bile Gülin Kılıçay’ın yaklaşımını özetler gibi: Her an, her şey olabilir.
Çünkü onun sahnesinde kesin sınırlar pek işlemiyor. Bir sahne bir anda başka bir sahneye, konuşma şarkıya, dans küçük bir tabloya dönüşebiliyor — tıpkı bir klibin sahneden sahneye geçmesi gibi, ama burada kesme yok, her şey seyircinin gözü önünde, canlı olarak kuruluyor.
Bu, yalnızca tiyatro eğitiminin getirdiği bir beceri değil; beklenmedik olana alan açma isteği — girişte sözünü ettiğimiz “-ler” ekinin sahneye taşınmış hâli. HerAnHerŞeyOlabilir’de bu çoğulluk, şarkıların konusu olmaktan çıkıp sahnenin işleyiş biçimine, hatta dekoruna dönüşüyor.
Bir klip kadar kurgulanmış görünen bu sahne düzeni, aynı zamanda her an dağılabilecekmiş gibi de duruyor — ve tam da bu dağılma ihtimali sayesinde canlı kalıyor.

“Dokunma Bana” Diyerek Çizmek
Sahnede sınırların bu kadar kolay eridiğini gördükten sonra, aynı eğilimin Gülin Kılıçay’ı kimsenin olmadığı bir alana, kâğıdın başına da götürmüş olması şaşırtıcı gelmiyor. Müzik ve tiyatronun yanında resim de onun hayatında önemli bir yer tutuyor — ama bu kez sahnede değil, tek başına.
2009 yazında kendisine bir kutu suluboya alıyor ve yoğun biçimde resim yapmaya başlıyor — tam da Semaver Kumpanya’nın kalabalık ekip yıllarının ortasında. Çizmek ona çevresiyle ilişkisini kesebildiği, kimsenin müdahale etmediği özel bir alan açıyor. Ev arkadaşı, o dönemde resim yaparken neredeyse yüzlerine bile bakmadığını, yalnızca arada cevap verdiğini söylüyor; Gülin Kılıçay bu hâli “dokunma bana” duygusuyla açıklıyor.
Sulu boyayla başlayan bu ilişki kısa süre içinde akriliğe, bazen yağlı boyaya yöneliyor. Kâğıdı önüne koyup çoğunlukla belirgin bir tasarım yapmadan başlıyor; resim tamamlandığında karşısına çıkan figüre kendisi de şaşırıyor. Çizdiği portreler var olan insanların birebir temsilleri değil — resim bittikten sonra daha önce bulunmayan bir yüz ortaya çıkıyor ve bazen ona “hoş geldin” diyerek isim veriyor. Gerçekle ilişkisini soranlara da çizdiklerinin, gerçekle ilişkisi gibi “eğri büğrü” olduğunu söylüyor.
Bu özgürlüğün bir kaynağı da resmi hiç öğrenmemiş olması. Oyunculuk eğitimi aldığı için tiyatronun kurallarını, yöntemlerini ve beklentilerini biliyor; resim ise hiç öğrenmediği, dolayısıyla görünmez sınırlarını hiç hissetmediği bir alan. “İyi bilmediğim alanlarda daha cesurum” demesi boşuna değil; bu düşünce yalnızca resimle değil, bütün yaratıcı hayatıyla kurduğu ilişkiyi anlamamızı sağlıyor.
Bu serbestlik, ritüellerinde ayrı bir disipline dönüşüyor: çalışma masasını işe göre düzenliyor, dönemsel çalma listeleri hazırlıyor, bir mum yakıp erimesinde zamanın geçişini izliyor. Başladığı resmi aynı gün içinde bitirmek istiyor — ertesi güne bırakmak, resmin kurulduğu duygunun kesintiye uğraması gibi geliyor ona.
Bir tarafta her gününü saat saat planlayan, disiplinli bir sanatçı; diğer tarafta kâğıdın başına geçtiğinde ne çizeceğini bilmeden hareket eden, sonuç karşısında şaşırmayı seven biri var. HerAnHerŞeyOlabilir’in sahnesini ayakta tutan paradoks — kurulu ama dağılabilir, tam bu yüzden canlı — resimde de aynen tekrarlanıyor: süreç disiplinle kuruluyor, ama sonuç üzerinde tam bir hâkimiyet talep edilmiyor.
Onun ilgisini kusursuz olan kadar bozuk, güzel olan kadar çirkin, düz olan kadar eğri çekiyor; beklentilere uygun işler üretmekten çok beklentilerin kendisini değiştirmek istiyor. Gördüğü, duyduğu, hissettiği şeylerin bir esere dönüşmesi gerekiyor ona — aksi hâlde zaman hiçbir iz bırakmadan geçip gidiyor. Gülinler’in şarkılarındaki kırık cümleleri, beklenmedik imgeleri, neşeli müzikle karanlık sözü yan yana getirme biçimini hatırlayınca, resimleriyle müziğinin aynı yerden beslendiğini görüyoruz: ikisinde de mükemmel bir gerçeklik kurmaya çalışmıyor, gerçeğin o “eğri büğrü” hâlini kendi hayal dünyasından geçirerek yeniden üretiyor.

Büyük Ev Yetmediğinde: Gülinler
Neşeli olanla karanlık olanın yan yana durması, mükemmel bir gerçeklik kurmak yerine onun eğri büğrü hâlini olduğu gibi bırakmak — resimlerinde gördüğümüz bu eğilim, Gülinler’in şarkı dünyasında en açık biçimde karşımıza çıkıyor.
Gülin Kılıçay, Büyük Ev Ablukada’yla yaklaşık yedi yıl sahne aldıktan sonra artık kendisini bir müzisyen olarak kabul ettiğini söylüyor. Bu karar bir anda verilmiş büyük bir meslek değişikliği değil; yıllardır yapılan şeyin adını sonunda koymak gibi. Yedi yıldır konser veriyor, şarkı söylüyor, turnelere çıkıyor ve müziğin her aşamasının içinde yaşıyorsa artık “müzikçi” olduğunu kabul etmesi gerekiyor.
Fakat Büyük Ev Ablukada’nın içindeki müzik dünyası da bir noktadan sonra yeterli gelmiyor. Bunun nedeni gruptan uzaklaşmak veya orada kendisini ifade edememek değil. Daha fazla müzik yapmak, şarkı yazmak ve müzikle daha fazla zaman geçirmek istiyor.
Kendisine solo çalışmaya neden yöneldiği sorulduğunda verdiği cevap oldukça yalın: “Yetmiyor.”
Büyük Ev Ablukada albümlerinin kendi dünyası ve havası var. O dünyaya uyan şarkılar grubun oluyor; bunun dışında kalanlar ise Gülin Kılıçay’ın kendisine başka bir alan açmasını gerektiriyor. Gülinler projesi, bu “daha fazla müzik” isteğinden doğuyor.
2018 civarında solo konserler vermeye başlıyor. 2019 yılında yayımlanan “Kitapçı Kayıtları”, Gülinler adının dijital platformlardaki ilk somut karşılığı oluyor. Daha önce Kitapçı programında seslendirdiği “Bazen Hep Birlikte” ile Büyük Ev Ablukada’nın “Fırtınayt” albümünde de bulunan “Boşluk”un canlı kayıtları bu çalışmada yer alıyor.
Gülinler’in solo yolculuğu böylece büyük bir stüdyo prodüksiyonuyla değil, şarkının ve sesin açıkta kaldığı canlı kayıtlarla başlıyor. Bu başlangıç onun müziğine yakışıyor — çünkü şarkılarındaki esas güç, büyük düzenlemelerden önce sözlerdeki tuhaf yakınlıkta ve yorumundaki sahicilikte bulunuyor.
Neşeli Melodilerin İçindeki Karanlık
“Bazen Hep Birlikte”, Gülinler’in şarkı dünyasını anlamak için iyi bir başlangıç noktası.
İlk anda hafif, hatta neşeli sayılabilecek bir melodi duyuyoruz. Fakat sözlerin içine girdiğimizde birlikte ölme ihtimalinin bu melodinin ortasına sakinlikle yerleştirildiğini fark ediyoruz. Normalde ağır ve karanlık bir anlatıya dönüşebilecek fikir, Gülinler’in yorumunda gündelik bir cümlenin doğallığıyla karşımıza çıkıyor. Bu karşıtlık onun şarkı yazarlığının belirleyici özelliklerinden biri. Karanlığı sürekli karanlık bir müzikle anlatmıyor. Bazen insanın içine çöken bir duyguyu hareketli bir ritmin üzerine koyuyor; bazen oldukça ağır bir cümleyi sanki arkadaş sohbetinde söylenmiş gibi bırakıyor. Dinleyici melodinin içinde rahatça ilerlerken sözlerin açtığı küçük uçurumlarla karşılaşıyor.
“Boşluk” ise insanın kendisini, çevresini ve var olduğu yeri sorguladığı daha yalın bir alan açıyor — Fırtınayt’taki hâliyle daha önce tanıdığımız bu şarkıyı burada bambaşka bir sesle duyuyoruz. Büyük Ev Ablukada kaydındaki prodüksiyonlu hâli ile Gülinler’in sade yorumunu karşılaştırdığımızda aynı şarkının iki ayrı hayatı olabileceğini görüyoruz. Birinde kolektif bir grubun dünyası, diğerinde ise sözlerle baş başa kalan tek bir ses var.
Gülinler, aynı şarkıyı yalnızca yeniden söylemiyor; başka bir ışığın altına taşıyor.

“Dinozorlar”: Değişimin Karşısında Kalanlar
Gülinler’in solo repertuvarının erken dönemindeki en önemli şarkılarından biri, aslında hiç yeni değil: “Dinozorlar”, yıllarca Büyük Ev Ablukada sahnesinde söylenen ama hiçbir stüdyo kaydına girmeyen bir şarkıydı. Kasım 2019’da, tam da Kitapçı Kayıtları’yla aynı dönemde, ilk kez resmi bir single olarak yayımlanıyor — sahnede yıllarca beklemiş bir tohum, sonunda toprağı buluyor. Sözleri ve müziği Gülin Kılıçay’a ait olan parçanın düzenleme ve kayıt sürecinde Mert “Aslan” Üçer önemli bir rol üstleniyor: elektrik gitar, bas gitar, geri vokaller ve miks ona ait; mastering ise Görkem Karabudak’a. Şarkının ev ortamında, oldukça sınırlı imkânlarla — hatta söylentiye göre bir battaniyenin altında — kaydedildiğine ilişkin anlatılar da parçanın gösterişsiz ama canlı karakteriyle uyumlu.
“Dinozorlar” adı, yalnızca geçmişte kalmış büyük canlıları değil; değişen dünyanın içinde eski alışkanlıklarına tutunarak var olmaya çalışan insanları da çağrıştırıyor. Gülinler’in şarkılarında sık sık karşılaştığımız değişim, kaybolma ve yeniden başlama hâli burada da başka bir yüz kazanıyor.
Şarkının en dikkat çekici taraflarından biri, anlatıcının kendisini dışarıda tutmaması. Değişime direnenleri uzaktan yargılayan bir ses yerine, kendi eskimiş taraflarının da farkında olan bir anlatıcı duyuyoruz. Gülinler’in şarkılarında kesin hükümlerden çok küçük itirafların bulunması bu yüzden önemli: dinleyiciye ne düşünmesi gerektiğini söylemiyor, kendi çelişkilerini ortaya koyarak onun da benzer çelişkilerle karşılaşmasına alan açıyor.
Teker Teker Yıkılan Saraylar
2019’da başlayan solo katalog, sonraki yıllarda farklı müzikal yönlere açılıyor: “Teker Teker” ve “Hayatım Yıkılmış Sarayım” 2020’de, “Yanıyor” 2021’de, “Bir Sürü” ise 2022’de yayımlanıyor. Aynı dönemde Karakter’le “Geçenler”, Görkem Karabudak’la “Toplar Tüfekler” gibi ortak çalışmalar geliyor. 2023’te “Son Yolcu”, 2024’te Ahmet Ali Arslan’ın “Oyun”undaki konukluğu, 2025’te ise Barış Demirel’le kaydedilen “Ne Öfkem Kaldı Ne Özlemim” kataloğu genişletiyor. 2026’da “Hayvanlar Gibi” ve “Reçete” yayımlanıyor — yani Kitapçı Kayıtları’ndan bugüne, tıpkı Büyük Ev Ablukada’da geçirdiği yıllar kadar, kesintisiz yedi yıl.
Bu katalogda dikkat çeken şey, Gülinler’in kendisini tek bir sound içinde sabitlememesi — girişte sözünü ettiğimiz o çoğul isim gibi, sesi de tekilleşmeyi reddediyor. “Teker Teker”de folk, bossa nova ve synth-pop arasında dolaşan daha yumuşak bir düzenleme duyulurken sonraki çalışmalarda elektronik altyapılar, daha sert gitarlar ve pop-punk’a yaklaşan enerjiler belirginleşiyor. Dijital platformların “Hayvanlar Gibi”yi pop-punk çevresinde, “Reçete”yi ise elektronik müzik listeleri içinde konumlandırması da bu değişkenliği gösteriyor.
Fakat sound değişse de şarkıların duygusal merkezi büyük ölçüde korunuyor. Kaybolmak, kendi yerini aramak, zamanın geçişini izlemek, yalnızlıkla boğuşmak, değişmekten korkmak ama yine de değişmeye çalışmak… “Boşluk”tan “Dinozorlar”a, “Teker Teker”den “Hayatım Yıkılmış Sarayım”a uzanan çizgide Gülinler’in şarkıları çoğunlukla insanın kendi içinde yıkılan ve yeniden kurulan dünyalara bakıyor.
“Hayatım Yıkılmış Sarayım” adı bile bu anlatının küçük bir özeti gibi. Bir tarafta yıkılmışlık, diğer tarafta hâlâ “sarayım” diyebilen bir sahiplenme var. Hayat dağılmış olabilir ama insan o dağınıklığın içinde kendisine ait olan şeyi bütünüyle terk etmiyor.
Gülinler’in karanlıkla kurduğu ilişki umutsuzluğa teslim olmak değil. Daha çok enkazın içinde dolaşmak, parçaları tek tek incelemek ve işe yarayanlarla yeni bir şekil kurmaya çalışmak.
“Bir Sürü”: Kelimelerin Birbirine Takıldığı Yer
Mert “Aslan” Üçer’le ortak çalışmanın en dikkat çekici örneklerinden biri “Bir Sürü”.
Üçer’in hazırladığı beat’in üzerine Gülin Kılıçay’ın sözleri geliyor. Şarkının son bölümündeki hızlı ve oyunlu kelime dizisi ise onun oyunculuk eğitimi sırasında ses ve konuşma derslerinde çalıştığı anonim bir artikülasyon temrininden doğuyor. Bir nefeste, her kelimeyi anlaşılır biçimde söylemeye dayanan bu çalışma, şarkının içine tesadüfen açılan bir kelimeden giriyor.
Bu küçük ayrıntı, Gülin Kılıçay’ın farklı disiplinlerde biriktirdiği şeylerin yıllar sonra nasıl başka bir şarkıda ortaya çıktığını gösteriyor. Oyunculuk okulunda yapılan teknik bir ses çalışması, uzun zaman sonra elektronik bir altyapının üzerinde şarkı sözüne dönüşebiliyor. Sanatçının hafızasında hiçbir deneyim bütünüyle geçmişte kalmıyor; doğru an geldiğinde başka bir biçimde geri dönüyor. “Bir Sürü”de kelimeler yalnızca anlam taşımıyor. Ağızda dönüyor, birbirine takılıyor, ritim yaratıyor ve bir noktada neredeyse enstrümana dönüşüyor. Türkçenin ses olanakları, Gülinler’in oyunculuk eğitimiyle birleşince şarkının sonu küçük bir söz cambazlığına dönüşüyor. Ancak bu, yalnızca teknik bir gösteri değil; şarkının başından beri büyüyen dağınıklığın dilde aldığı biçim. Sanki kafanın içinde biriken bir sürü düşünce, sonunda aynı anda dışarı çıkmaya çalışıyor.

Bir Masada Oturduk: Sanatçıdan Dinleyiciye
Resim yaparken kurduğu o “dokunma bana” alanı, birkaç yıl sonra beklenmedik bir yere taşınıyor: başkalarının oturabileceği bir sahneye. Gülin Kılıçay’ın 2021 yılında hazırlayıp sunduğu “Bir Masada Oturduk”, onun yalnızca şarkı söyleyen değil, başka sanatçıların çalışma biçimlerini merak eden tarafını da görünür kılıyor.
Zorlu PSM’nin caz kulübü Touché’de çekilen ve YouTube kanalında haftalık yayımlanan programın dekorunu kendi çizimleri ve el yapımı objeleri oluşturuyor — bir zamanlar kimsenin görmediği o yüzler, şimdi bir programın arka planında duruyor. Farklı müzik türlerinden ve sanat disiplinlerinden konuklarla sohbet ediyor, oyunlar oynuyor ve birlikte performanslar gerçekleştiriyor. İlk bölümde ağırladığı Fırat Tanış’ın da müziğin yanında tiyatro ve resimle uğraşan çok yönlü bir isim olması hiç tesadüf değil; program, müzik, tiyatro ve resim arasındaki geçişlere daha ilk bölümünden açık bir format kuruyor.
Gülin Kılıçay, çok iyi tanımadığı bir müzisyenin çalışma biçimlerini incelemeyi, onun geçtiği yolları dinlemeyi ve birlikte şarkı söylemeyi hiç sıkılmayacağı bir deneyim olarak tarif ediyor. Başka insanların takıntılarını, yöntemlerini ve dünyaya bakışlarını öğrenmenin hem akıl açıcı hem de rahatlatıcı olduğunu düşünüyor. Bu merak, onun çok disiplinli pratiğinin önemli kaynaklarından biri: kendi alanına kapanıp yalnızca yaptığı müziği geliştirmek yerine, başka insanların nasıl çalıştığına bakıyor. Bir ressamın, oyuncunun veya başka türde müzik yapan birinin yöntemini öğrenmek, kendi dünyasına da yeni ihtimaller taşıyor.
Bu, boş bir iddia değil. O ilk sezonda konuk ettiği isimlerden biri, henüz ilk solo albümünü çıkarmamış Barış Demirel’di; yıllar sonra, “Ne Öfkem Kaldı Ne Özlemim” şarkısında bu kez konuk değil, ortak olarak karşımıza çıkacaktı.
Programın adındaki masa bu yüzden yalnızca bir dekor değil. Farklı sanatçıların eşit biçimde oturduğu, birbirini dinlediği ve kendi bilgisini paylaşırken karşısındakinin dünyasına da yer açtığı ortak bir alan — Büyük Ev Ablukada’nın “edebiyat departmanı”ndaki eşitlikçi ortaklığın, bu kez bambaşka isimlerle kurulmuş hâli.
Tiyatroya Şarkılarla Dönmek
Ağırlığını yavaş yavaş müziğe ve resme kaydıran Gülin Kılıçay, 2024’te “Aşık Shakespeare” prodüksiyonuyla yeniden tiyatro sahnesine dönüyor.
Ancak bu kez yalnızca oyuncu olarak değil; şarkı sözlerini yazan ve Tuluğ Tırpan’ın bestelediği müzikleri altı kişilik özel bir orkestrayla sahnede canlı söyleyen bir müzisyen olarak yer alıyor. Bu parçaları Gülinler kataloğunun devamı olarak değil, oyun için yazılmış “çağdaş saray şarkıları” şeklinde tanımlıyor; bir alan yine bir başkasının yerine geçmiyor.
“Aşık Shakespeare”in büyük prodüksiyonu içinde kostüm, dans, tiyatro ve canlı müzik bir araya geliyor. Gülin Kılıçay’ın yıllardır ayrı ayrı veya iç içe sürdürdüğü disiplinler, bu kez aynı sahnede tek bir gösterinin parçaları oluyor — hatta dekor ve ışık tasarımını üstlenen Cem Yılmazer’in, Büyük Ev Ablukada’yı birlikte kurduğu Afordisman Salihins olması bile bu iç içeliğin bir parçası gibi. Oyunun resmî künyesinde şarkı sözleri ve vokal ona ait; aşk sahnesi için yazdığı “Sen benim kalbimin içinde taze bir yer misin?” dizesi, bu saray şarkılarının nasıl bir dilden konuştuğuna dair iyi bir örnek.
Bu dönüş, başladığı yere geri dönmekten çok, çıktığı yere başka biri olarak ulaşmak gibi.
Semaver Kumpanya yıllarında tiyatronun içinde oyuncu ve yönetmen yardımcısı olarak çalışan Gülin Kılıçay, aradan geçen yıllarda müzisyenlik, şarkı yazarlığı ve performansçılık deneyimlerini biriktirerek sahneye dönüyor.
Tiyatrodan müziğe geçerken geride bıraktığı hiçbir şey aslında kaybolmamış. Bale bedeninde, oyunculuk şarkı söyleyişinde, yönetmenlik sahne bütünlüğüne bakışında yaşamaya devam etmiş.
“Aşık Shakespeare”de bütün bu yollar yeniden aynı noktada buluşuyor.

Yeni Bir İkili
Gülinler projesi, ilk dönemindeki yalın gitar ve vokal ağırlıklı yapıdan zamanla daha geniş bir ses alanına doğru ilerliyor. Uzun süre Mert “Aslan” Üçer’le çalışan Gülin Kılıçay, 2025’ten itibaren Çağdaş Şenel’le hem sahnede hem hayatında yeni bir ikili olarak yol alıyor — gitar, düzenleme ve kayıtta ortaklar, sahnenin dışında da öyle. Güncel konser tanıtımları da bu yeni çalışma dönemini doğruluyor: “gitarda, düzenlemede, kayıtta ve aşkta Çağdaş Şenel”
2026’da yayımlanan “Hayvanlar Gibi” ve “Reçete”, bu dönüşümün şimdilik en yeni durakları.
“Hayvanlar Gibi”, daha sert ve doğrudan enerjisiyle Gülinler’in sahnedeki hareketli tarafını kayda taşırken “Reçete”, elektronik seslere daha fazla alan açan başka bir yöne işaret ediyor. Bu iki parça, Gülinler’in başlangıçtaki akustik sadeliği bütünüyle terk ettiğini değil; kendi anlatısını farklı müzikal biçimler içinde denemeye devam ettiğini gösteriyor. Güncel dijital katalogda bu şarkılar sanatçının en yeni yayımları arasında yer alıyor.
Nitekim Gülinler’in müziğine albümden çok teklilerin eşlik etmesi, onun sürekli değişen doğasıyla da uyumlu.
Her şarkı aynı büyük anlatının bölümü olmak zorunda değil. Bazen belirli bir dönemin, iş birliğinin veya müzikal merakın tek başına kayda geçirilmiş hâli olabilir.
Gülinler’in kataloğu da tamamlanmış bir yapıdan çok, yeni odalar eklenmeye devam eden bir ev gibi büyüyor — bu kez odalarını kendi başına inşa ettiği bir ev.
Kendiyle Aynı Sahnede
Gülin Kılıçay’ın röportajlarında tekrar eden ifadelerden biri “Mücadeleye devam.”
Bu ısrarlı tekrar, onu yalnızca yaratıcı bir taşkınlıkla açıklamanın eksik kalacağının bir işareti.
Günlerini büyük bir titizlikle önceden çizelgeye döker, sonra o çizelgeden sapmaz; resme otururken de “söz vermiş gibi” çalışır. Boş kalan zaman ona huzur değil, bir eksiklik gibi geliyor. Karşımızda son derece disiplinli bir sanatçı var — resimde tanıdığımız o disiplinli-ama-sonucu-denetlemeyen tavrın, bu kez hayatın bütününe yayılmış hâli. T24 söyleşisinde kendisini hem çalışkan hem de kendi kendisini sabote etmeye yatkın biri olarak anlatması, bu disiplinin ardındaki iç mücadeleyi görünür kılıyor. Bir tarafta sürekli daha fazlasını yapmak isteyen kişi, diğer tarafta yaptığı şeyi durdurmaya çalışan iç ses.
Belki Gülin Kılıçay’ın yıllar içindeki yolculuğu biraz da bu iki taraf arasındaki mücadelenin hikâyesi. İlk Büyük Ev Ablukada konserlerinde kulisten söylemeyi düşünen kişi, zamanla sahnenin merkezinde dans eden Galvaniz Gelbiraz’a dönüşüyor. Resimlerini kimseye göstermeden odasında çalışan kişi, daha sonra onları tanımadığı insanların karşısına çıkarıyor. Uzun süre kalabalık ekiplerin parçası olan sanatçı, sonunda kendi adının çoğul hâliyle solo bir proje kuruyor.
Kendini sabote eden taraf bütünüyle yok olmuyor belki. Fakat sesini duyurmak isteyen taraf her seferinde biraz daha güçlü çıkıyor.

Adı Çoğul Bir Proje: Gülinler
Gülin Kılıçay’ı yalnızca müzisyen, oyuncu, ressam veya performans sanatçısı olarak tanımlamak mümkün ama bu tanımların her biri tek başına eksik kalıyor.
Onun sanatında disiplinler yan yana durmuyor; birbirlerinin içine sızıyor.
Bale eğitimi konserlerdeki beden kullanımına, oyunculuk eğitimi şarkı söyleyişindeki zamanlamaya, ses ve konuşma dersleri “Bir Sürü”nün kelime oyunlarına, yönetmenlik deneyimi sahnenin bütününe bakışına, resim çalışmaları ise program dekorlarına ve görsel dünyasına karışıyor.
Bir alanda öğrendiği şey, yıllar sonra başka bir işin içinde hiç beklenmedik biçimde yeniden ortaya çıkıyor.
Bu nedenle Gülinler’in hikâyesinde kesin başlangıçlar ve bitişler bulmak zor. Tiyatro bitip müzik başlamıyor; resim, sahneden ayrılmış özel bir uğraşa dönüşmüyor; Büyük Ev Ablukada’nın içinde olmak solo Gülinler projesine engel oluşturmuyor.
Her şey birbirinin içinden geçerek çoğalıyor.
Belki “Gülinler” isminin asıl güzelliği de burada.
Bu çoğulluk farklı karakterlere bölünmek anlamına gelmiyor. Aynı insanın farklı alanlarda yeniden kendisini araması, bulması, kaybetmesi ve değişmesi anlamına geliyor.
Fındıkkıran’da küçük bir fare olarak sahneye çıkan Gülin Kılıçay, yıllar sonra Büyük Ev Ablukada’da kulisten söylemeyi düşünen Galvaniz Gelbiraz olarak yeniden sahneye çıkıyor; oradan da kendi mutsuz partilerinin ortasında dans eden Gülinler’e dönüşüyor.
Fakat bütün bu dönüşümlerin içinde değişmeyen bir şey var — yıkılsa da kendini hâlâ “sarayım” diyebilen o ısrar.
Dünyayla ilgili heyecanlarından çok korkuları olduğunu söylüyor ama köşeye çekilip olanları izlemiyor. Uğraşıyor. Şarkı yazıyor, resim çiziyor, sahneye çıkıyor, başka sanatçılarla masaya oturuyor ve kendisine yeni anlatma yolları arıyor.
Çünkü bazı insanlar hayatın ihtimallerine yalnızca inanmazlar; onları görünür hâle getirmek için çalışırlar.
Gülinler de onlardan biri.
Bir isim yetmediğinde çoğalıyor, bir alan dar geldiğinde başka bir kapı açıyor, bir şarkıya sığmadığında bedenini, resimlerini ve bütün sahneyi anlatının içine katıyor.
Her an her şey olmayabilir belki.
Ama Gülinler sahnedeyken bu ihtimale inanmak biraz daha kolaylaşıyor.